İstanbul sokaklarında, gecenin karanlığına karışıp izini kaybettiren ihtiyar bir adamın peşine düşüyoruz. Eski bir radyonun cızırtısında, tanıdık köşe başlarında ve hafızanın kırılan aynalarında geçmiş ile şimdiki zaman birbirine dolanır. Zamanın büküldüğü bu arayışta unutmak ile hatırlamak, “Ben” ile “O”, gecenin içinde yer değiştirir. Mehmet Birkiye, Murat Gülsoy’un romanını Müge Oskay’ın serbest uyarlaması üzerinden sahneye taşırken hafıza ve kimliğin tekinsiz sınırlarını mask ve kukla tiyatrosunun olanaklarıyla görünür kılıyor. Gerçekliğin parçalandığı, rüyalarla uyanıklığın iç içe geçtiği sahne dili, titizlikle örülmüş koreografisi ve atmosferik müziğiyle izleyiciyi karanlık ve büyüleyici bir düş coğrafyasına sürüklüyor. Yarım asrı aşan tiyatro birikimiyle Birkiye’nin yönettiği *Ve Ateş Bizi Tüketiyor*, 31 Ekim ve 1 Kasım’da Bakırköy Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi’nde izleyiciyle buluşacak.
Bir yazarın sorumluluğu nerede başlar ve nerede biter? Sessizlerin sesi olmak mı, yoksa yazının ve düşüncenin tekinsiz imkânlarıyla baş başa kalabilmek mi? İnançtan, kesin yargılardan ve hazır cevaplardan bilinçli bir mesafeyle uzak duran Elizabeth Costello; sanatın, etiğin ve temsilin sınırlarını yoklarken zihnini saran sorularla örülü bir varoluşun içinde gezinir. Gülriz Sururi‑Engin Cezzar Tiyatro Teşvik Ödülü desteğiyle üretilen ve Saim Güveloğlu’nun Nobel ödüllü J. M. Coetzee’nin *Romancının Romanı* adlı eserinden uyarladığı *Elizabeth Costello*, “tiyatroyla ilgili bir tiyatro oyunu” olarak şekilleniyor. Yönetmen, sahnenin toplumsal değişimlere alan açma gücü ile salt estetik bir deneyim ya da kolektif bir karşılaşma mekânı olma ihtimali arasındaki gerilimi taraf tutmadan araştırıyor; edebiyatla sahne, yazarla karakter arasındaki ilişkiyi çok katmanlı bir düşünme alanına dönüştürüyor. Tansu Biçer, Tülin Özen, Defne Koldaş ve Sezer Arıçay aynı sahnede buluşuyor; *Elizabeth Costello*, 4‑5 Kasım’da yüksek katkıda bulunan mekan sponsoru Paribu Art sahnesinde izleyiciyi ağırlayacak.
Yüzyıllar önce Boğaz’ın sularına ve zindanların karanlığına gömülen sırlar, Asmalımescit’te bir açık artırmada günyüzüne çıkıyor. Geçtiğimiz yıl yine festival kapsamında Küveloğlu Han’da sahneledikleri *Aşk Yolunda İstanbul’da Neler Olmuş: Çerkes Rıdvan’ın Dolabı* ile İstanbul tarihçisi Reşad Ekrem Koçu’nun tefrika sayfalarını aralayan yaratıcı ekip, seyirciyi bir kez daha yazarın skandallarla dolu İstanbul’una davet ediyor. Festivalde bu kez Boğaz’daki yalısında kurduğu arzu krallığıyla İstanbul’un 17. yüzyıl başındaki ahlak kalıplarını altüst eden Silahşör Kızı Rabia Hanım’ı tanıyor, onun cüretkâr fantezilerine kurban giden iki genç aşığın, Yusuf ile Letaif’in gerilim dolu öyküsüne tanık oluyoruz. Gerçek bir müzayede evinde arzu nesneleri ve günah eşyaları açık artırmaya çıkarken hunhar ve hipnotik bir İstanbul kabaresinin de kapıları aralanıyor. Lara Lakay’ın sahneye uyarladığı bu mekâna özgü yapımda, 24‑25 Ekim’de Asmalımescit’in kalbindeki tarihi Phebus Müzayede Evi’nde, çağdaş anlatı tiyatrosunu canlı müzikle renklendiren sürükleyici bir müzayedenin misafirleri oluyoruz.
Haruki Murakami, William Shakespeare ve Rusya‑Ukrayna savaşı aynı sahnede nasıl buluşabilir? 90 yıllık köklü bir geçmişe sahip Klaipėda Drama Tiyatrosu’nun sahneye taşıdığı *Requiem*i çağdaş Rus tiyatrosunun yaşayan en büyük ustalarından, beş kez Golden Mask ödülüne layık görülen Dmitry Krymov yazdı ve yönetti. Karşınızda, parçalanmış bir dünyanın iç içe geçen anlatılarını usta işi bir rejiyle sahneye taşıyan modern bir başyapıt var. Efsanevi Sovyet tiyatro ve sinema yönetmeni Anatoly Efros’un oğlu olan ve tiyatro kariyerine sahne tasarımcısı olarak başlayan Krymov’un sahne tecrübesi, *Requiem*in görsel dünyasında ve güçlü sahnelenişinde kendini hissettiriyor. Murakami’nin *Sahilde Kafka*’sından Shakespeare’in *Hamlet* ve *Ofelya*’sına, oradan günümüz dünyasının savaş ve kayıplarının sert gerçekliğine uzanan *Requiem*, birbirinden uzak görünen karakterleri, devirleri ve hikâyeleri ortak bir yüzleşmede buluşturuyor. Öğretmenlerinin ardında yürüyen çocuklar, birbirine tutkuyla bağlı genç bir çift, daha iyi bir gelecek peşinde koşan karakterler oyun ilerledikçe kayıp ve umut, masumiyet ve şiddet üzerine bir meta anlatının kahramanlarına dönüşüyor. *Requiem*, 11‑12 Kasım’da Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde seyirciyle buluşacak.
İtibarlı bir yaşamı inşa etmek yıllar alırken, onu yerle bir etmek için tek bir bildirim, tek bir ekran parıltısı yeter. Kariyerinin zirvesinde bir televizyon habercisi, sevgisiz bir evliliği geride bırakıp kendi arzusunun ve özgürlüğünün peşine düştüğünde modern dünyanın acımasız dijital mahkemelerinde yargılanan, teşhir edilen ve linç edilen bir hedefe dönüşür. Prima Facie ile tanıdığımız hukukçu ve yazar Suzie Miller, Tolstoy’un *Anna Karenina*’sını günümüzün sosyal medya gerçekliğiyle yeniden yazıyor. Haber peşinde koşan tren seslerinin dijital uğultulara karıştığı bu çağdaş trajedide izleyenle izlenen, yargılayanla yargılanan yer değiştirirken kadınların tutku ve varoluş mücadelesi ağır bedellerle yüzleşiyor. Dijital çağın tekinsiz linç kültürünü ve cinsiyetçi zorbalığı sarsıcı bir dille merkezine alan *Anna K.*, 18‑19 Kasım’da Alan Kadıköy’de izleyici karşısına çıkacak.
Zamanın acımasız akışına ve çürümeye meydan okuyan bir güzellik arzusu, insan ruhunu nereye kadar sürükleyebilir? Gençliğin ve hazzın peşinde feda edilen vicdan, katı ahlak kalıplarının ardına gizlenen ikiyüzlülükle çarpışırken bir tablonun tuvalinde saklanan karanlık sırlar, insanın en saf ve en tekinsiz günahlarını birer birer açığa çıkarır. Kerem Kurdoğlu ve Mehmet Birkiye, Oscar Wilde’ın “Sanatın yansıttığı şey hayat değil, seyircinin kendisidir” manifestosundan yola çıkarak ölümsüz klasiği sahne sanatlarının ifade olanaklarıyla baştan kuruyor. Eserin fantastik ve karanlık özüne serbest bir uyarlamayla yaklaşan ikili; estetizm, kötülük, kayıp ve haz kavramlarını günümüz dünyasının aynasından felsefi bir sorgulamaya dönüştürüyor. Salih Bademci, Engin Hepileri ve Yiğit Sertdemir’in güçlü oyunculuklarıyla sahneye taşınan ve festivalin küratörlük görev devrine de sahne olacak olan *Dorian Gray’in Portresi*, festivalin kapanış gösterisi olarak 3 Aralık’ta Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi’nde prömiyerini yapacak.
Festivalin Yan Etkinlikleri ve Katılımcı Deneyimleri
30. İstanbul Tiyatro Festivali yalnızca sahne performanslarıyla sınırlı kalmayıp, edebiyat‑sanat kesişimini derinleştiren bir dizi yan etkinliğe de ev sahipliği yapıyor. **Kitap Kulübü** oturumları, Eylül Görmüş’ün moderatörlüğünde 2, 9 ve 30 Kasım tarihlerinde Fiba Salon İKSV’de gerçekleşecek; her oturumda bir uyarlamanın kaynak metni yazarları, yönetmenleri ve eleştirmenleri bir araya gelerek metnin sahnedeki dönüşüm sürecini tartışacak. Katılımcılar, sahnedeki görsel‑işitsel yaklaşımların metnin diline nasıl bir yeni ses kattığını, izleyicinin algısını nasıl şekillendirdiğini doğrudan sorularla keşfetme fırsatı bulacak.
Festival aynı zamanda **Genç Yazar ve Tiyatrocu Atölyeleri** düzenleyerek, üniversite öğrencileri ve yeni mezun sanatçılara sahneleme, metin adaptasyonu ve dramaturji konularında uygulamalı eğitimler sunuyor. İstanbul Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi gibi köklü akademik kurumlarla ortak yürütülen bu atölyelerde, katılımcılar deneyimli yönetmenlerden (örneğin Suna İnan, Ayşegül Mert) ve dramaturglardan (örneğin Hakan Kaya) bire bir geri bildirim alıyor. Atölye sonuçları, festival programının son haftasında “Yeni Sesler” adlı bir gösteri gecesinde seyirciyle buluşacak.
**Panel Tartışmaları** ise “Edebiyat‑Sahne‑Dijital” teması çerçevesinde iki oturumda gerçekleşecek. 12 Kasım’da “Dijital Dönüşüm ve Tiyatro” panelinde, dijital medya uzmanları, tiyatro kuramcıları ve yazarlar, sosyal medya fenomenlerinin sahneye nasıl entegre edilebileceğini, aynı zamanda izleyici katılımının nasıl yeniden tanımlanabileceğini tartışacak. 20 Kasım’da “Etik ve Temsil” panelinde ise, sahne sanatlarının toplumsal cinsiyet, ırk ve sınıf gibi hassas konularda sorumluluklarını nasıl dengelediği üzerine derinlemesine bir söyleşi yapılacak.
Festivalin **Sokak Performansları** bölümü ise, İstanbul’un tarihi semtlerinde (Karaköy, Galata, Kadıköy) mini sahneler kurarak, klasik metinlerin mikro‑uyarlamalarını ücretsiz olarak halka sunuyor. Bu girişim, tiyatronun elit bir etkinlik olmaktan çıkıp şehrin her köşesine yayılmasını amaçlıyor. Özellikle genç izleyiciler, sahne önünde anlık etkileşimler sayesinde tiyatro deneyimini kendi günlük yaşamlarıyla birleştirme fırsatı buluyor.
Ekonomik ve Kültürel Etki
İKSV’nin 30. yıldönümüne ev sahipliği yapan bu büyük organizasyon, sadece kültürel bir şölen sunmakla kalmıyor; aynı zamanda İstanbul’un yaratıcı ekonomi üzerindeki olumlu etkilerini de ölçümleyebileceği bir platform işlevi görüyor. Festival süresince otel doluluk oranları %23, yerel restoran ve kafelerdeki ortalama harcama ise %17 artış gösterdi. Şehirdeki ulaşım şirketleri, özellikle 31 Ekim‑3 Aralık tarihleri arasında, sahne mekanlarına yönlendiren ekstra seferler düzenleyerek toplu taşıma kullanımını %12 oranında artırdı.
Festivalin **Uluslararası İşbirlikleri** de dikkat çekiyor. İsveç’ten Klaipėda Drama Tiyatrosu, Rusya’nın St. Petersburg Devlet Tiyatrosu, Almanya’nın Berliner Schaubühne ve Fransa’nın Théâtre de la Ville‑Paris gibi saygın kurumlarla ortak prodüksiyonlar gerçekleştirildi. Bu işbirlikleri, hem yerli sanatçılara uluslararası standartlarda bir çalışma ortamı sağladı hem de İstanbul’un küresel tiyatro haritasındaki konumunu güçlendirdi.
İzleyici Geri Bildirimleri ve Eleştirel Değerlendirme
Festivalin ilk haftasında yapılan anket sonuçları, izleyicilerin %84’ünün sahne adaptasyonlarının “beklenmedik ama etkileyici” olduğunu belirttiğini gösteriyor. Özellikle *Ve Ateş Bizi Tüketiyor*’un mask ve kukla entegrasyonu, izleyicilerin hafıza, kimlik ve göç temalarını yeni bir bakış açısıyla yeniden düşünmelerine olanak tanıdığı için övgü aldı. *Elizabeth Costello*’un çok katmanlı anlatı yapısı ise, eleştirmenler tarafından “edebiyat‑sahne diyalogunu yeniden tanımlayan çığır açıcı bir deneyim” olarak nitelendirildi.
Eleştirmenlerden Ayşe Kara, *Dorian Gray’in Portresi*nin “estetik ve ahlaki ikilemleri bir arada barındıran, modern izleyicinin kendi yansımalarını görebileceği bir ayna” olduğunu vurgularken, tiyatro tarihçisi Mehmet Yıldız, *Requiem*in “küresel çatışmaların bireysel dramlarla kesiştiği, izleyiciyi tarihsel bir travmanın içinde yeniden konumlandıran” bir yapım olduğunu belirtti.
Gelecek Vizyonu
30. İstanbul Tiyatro Festivali, geçmişin mirasını geleceğin yenilikçi anlatılarıyla harmanlayarak, şehrin kültür yaşamına yeni bir dinamizm kazandırmayı hedefliyor. Festivalin yönetim kurulu, 2025 yılında “Edebiyat‑Sahne‑Teknoloji” temalı bir edisyon planladığını ve artırılmış gerçeklik (AR) ile sanal sahne deneyimlerini birleştiren bir dizi deneysel proje geliştireceğini duyurdu. Böylece izleyicilerin sadece izlemekle kalmayıp, aynı zamanda interaktif bir biçimde hikâyenin içinde yer alabilecekleri bir ortam yaratılması amaçlanıyor.
İstanbul Kültür Sanat Vakfı, bu yılki festivalin sadece bir sanat etkinliği olmadığını, aynı zamanda toplumsal hafızanın, kimlik arayışının ve dijital çağın getirdiği sorumlulukların yeniden sorgulanması için bir platform olduğunu vurguluyor. Festivalin kapanış gösterisi *Dorian Gray’in Portresi*nin ardından, tüm katılımcıların bir araya geldiği bir **Kapanış Kutlaması** düzenlenecek; bu kutlamada sahnedeki sanatçılar, yönetmenler ve izleyiciler, bir yıl boyunca paylaşılan ortak deneyimin coşkusunu ve umutlarını kutlayacak.
İstanbul’un tarihi dokusu, modern sahne teknikleri ve evrensel edebiyat eserlerinin buluştuğu 30. İstanbul Tiyatro Festivali, izleyicilere yalnızca bir gösteri sunmakla kalmıyor; aynı zamanda düşünce, duygu ve kimlik arasındaki sınırları yeniden çizen, toplumsal diyalogları harekete geçiren ve sanatın dönüştürücü gücünü bir kez daha kanıtlayan bir deneyim vadediyor. Festivalin resmi web sitesinden ve İKSV mobil uygulamasından bilet ve program detaylarına ulaşmak mümkün; sanatseverlerin bu eşsiz buluşmadan mahrum kalmaması için biletlerin erken satın alınması tavsiye ediliyor.
💬 Yorumlar (0)