Paylaş: Zülal Kalkandelen Son Köşe Yazıları Yurttaş ekini!
04.10.2026 04:00 Güncellenme: 04.10.2026 04:00
Émile Zola’nın ünlü başyapıtı “Germinal”, 1885’te basıldı. Kitabı 35 yıl önce okuduğum günden beri şu cümleler hiç aklımdan çıkmadı:
“Bu zavallı insanlar makinelerin önüne yem olarak atılıyordu, hayvan sürüleri gibi işçi mahallelerine kapatılıyor, büyük işletmeler tutsaklığı düzene bağlayarak bin kadar tembelin kasasını doldurmak amacıyla ulusun bütün emekçilerini, milyonlarca kolu asker gibi çalıştırmakla korkutarak bu insanları yavaş yavaş eritiyordu. Ama maden işçisi artık o eski bilgisiz, toprağın derinlerinde ezilen akılsız adam değildi. Kömür ocaklarının derinliklerinde bir ordu, atılan tohumu filizlenen ve parlak güneşli bir günde toprağı delip baş verecek bir yurttaş ekini boy atıyordu. O zaman kırk yıllık hizmetten sonra, balgam yerine kapkara kömür tozu tüküren, bacakları ocaklardaki suyla davul gibi şişen altmış yaşında bir ihtiyara yüz elli frank emekli ödeneği bağlamaya cesaret edip edemeyeceklerini göreceklerdi. Evet! Emek, sermayeden hesap soracaktı.” (Émile Zola, Germinal, Oda Yayınları, 3. basım, Ağustos 1990, s. 294)
Zola, bu satırları yazdığından bu yana 141 yıl geçti ama emeğin sermayeye karşı mücadelesi artarak devam ediyor. Çünkü sömürü, ulusların sınırlarını aşarak uluslararası alana yayıldı ve küresel kapitalizmin sömürü çarkı devasa boyutlara ulaştı. Geniş emekçi kitleleri, ekmek parası için canını ortaya koyarken azınlıktaki küresel sermaye sahiplerinin rant hırsı giderek artıyor.
Geçen perşembe günü Manisa’nın Soma ilçesinde İmbat Madencilik’e ait bir madende meydana gelen göçükte Halit Ersay, Kerim Ören, Ramazan İnce, İsa Olcay ve Ömer Karakaya adlı beş işçi yaşamını yitirdi; Süleyman Şakrak ve İbrahim Çimen, yaralı olarak kurtarıldı. 44 yaşındaki Çimen, emekli olduktan sonra ihtiyaçları nedeniyle çalışmaya devam ettiğini ama maaşların düzenli yatmadığını, herkeste aynı sorunların olduğunu, bunun işe de yansıdığını anlatırken “Direkler madende çökmeye başladığı anda aklıma çocuklarım geldi” demiş.
Savcılık, daha önce de birçok işçinin yaşamını yitirdiği olaylarla gündeme gelen İmbat Madencilik’teki son olay hakkında soruşturma başlattı. Bu kapsamda aralarında işletmenin genel müdürü, genel müdür yardımcısı, etüt, üretim, iş sağlığı ve mekanik müdürleri ile vardiya amiri ve iki mühendisin de olduğu dokuz kişi gözaltına alındı. Soruşturmanın sonucu ne olur bilinmez ama giden canlar geri gelmez. Yerin metrelerce altında hayatını kaybedenler babaydı, evlattı, kardeşti, canıydı!
İktidar partisindeki kimi yetkililerin fonlardan hortumladığı milyarlar konuşulurken Halil Yağız’a olanları duydunuz mu? Daha birkaç gün önce Gaziantep Şehitkamil’de su tesisatçısı olarak çalıştığı inşaatta 6. kattan düşerek can veren 17 yaşındaki gençten söz ediyorum. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin verdiği bilgiye göre, Yağız’ın ölümüyle birlikte bu yıl belirleyebildikleri çocuk işçi ölümü sayısı 65’e ulaştı.
Aynı zamanda çocuk işçiliğini yaygınlaştıran MESEM (Mesleki Eğitim Merkezleri) projesi, uzmanların uyarıları ve onca tepkiye karşın devam ediyor; okulda olması gereken çocuklar, gençler hayatlarının baharında canından oluyor. İş cinayetlerini “iş kazası” ya da “fıtrat” diyerek normalleştiren bu sömürücü kapitalist düzen yıkılmalı.
Babası Kerim Ören’in cenazesinde gözyaşları döken 13 yaşındaki Yaşar Ören için, çocuk işçi olmaması için, hiç kimsenin göçük altında kalmaması için emek sermayeden hesap sormalı. Ekmeğini taştan çıkaranlar yeraltında can verirken yer üstündeki soygunculardan, fonculardan hesap sorulmalı! Tüm madenler kamulaştırılmalı! Zola’nın 141 yıl önce yazdığı satırlardaki gibi parlak güneşli bir günde toprağı delip baş verecek bir YURTTAŞ EKİNİ boy atmalı!
Cuma günkü yazımda bu masalın diktatörlere karşı “Ezop dili” adında bir eleştiri üslubu yarattığını belirtmiştim. Türk dilinin Osmanlı’ya karşın halkın dili olarak Anadolu coğrafyasında bir “lingua franca” olması tarih ve Türkiye Cumhuriyeti bağlamında son derece önemlidir.
Ülke en büyük finansal soygununu yaşıyor. Émile Zola’nın ünlü başyapıtı “Germinal”, 1885’te basıldı. Ülkemizde son dönemde ortaya çıkan fon krizi ve finansal piyasa skandalı, bazı yöneticilerin aşırı risk alması ya da yatırımcıların yanlış tercihleriyle açıklanamayacak kadar büyük bir yapıya işaret ediyor.
90 yaşına iki gün kala hocaların hocası, İoanna Kuçuradi sonsuzluğa göçtü. Sevgili dostlarım, bugün benimle yola çıkıp biraz farklı bir soluk almaya hepinizi davet ediyorum. Émile Zola’nın ünlü başyapıtı “Germinal”, 1885’te basıldı. 10 Aralık 2025’te bu köşede yayımlanan yazımın başlığı “‘Yerel demokrasi’ diyorlar, siz özerklik anlayın!” başlığını taşıyordu. Pek çok alanda olumsuz anlamda lideriz ya, ASRIN SOYGUNU da Türkiye’de patladı. Bir tarafta fon soygununda milyarları götürenler, diğer tarafta geçinemediği için canına kıyan yurttaşlar!
Yazımın başlığı, yurtsever komünist şair Nâzım Hikmet’in 1959 tarihli “Gazete Fotoğrafları Üstüne” adlı şiir dizisinin “Korku” adını taşıyan 6. bölümünden geliyor. AKP’li Şamil Tayyar, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir çağrıda bulunmuş: “Emekçilerimizin güvenliği bir seçim vaatlerinden ibaret olmamalı, yasal düzenlemelerle somut adımlar atılmalıdır.”
Bu bağlamda, olayların ardından yürütülen araştırmalar ve ilgili kurumların raporları, Türkiye’de madencilik sektörünün uzun yıllardır sistematik bir risk yönetimi eksikliği içinde olduğunu gösteriyor. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın 2023‑2025 dönemine ait “Maden Güvenliği Stratejik Planı”nın ilk beş maddesi şunlardı: (1) İş kazalarını %30 oranında azaltmak, (2) Denetim sıklığını iki katına çıkarmak, (3) İş sağlığı ve güvenliği (İSG) eğitimlerini zorunlu kılmak, (4) Acil durum müdahale ekiplerini bölge bazında yeniden yapılandırmak ve (5) Yatırımcıların sorumluluklarını artırmak. Ancak bu hedeflerin uygulanması, özellikle özel sektördeki büyük madencilik şirketlerinde tutarlı bir biçimde hayata geçirilmedi.
İmbat Madencilik’in geçmişteki denetim raporları, 2015, 2018 ve 2021 yıllarında benzer altyapı hatalarına işaret eden bulgular içeriyordu. 2015 raporunda, “ocak içi taşıma sistemlerinde aşınma ve yıpranma nedeniyle destek direklerinin zamanında değiştirilmemesi” tespit edilmişti. 2018 raporu ise “yangın ve patlama riskine karşı acil durum çıkış yollarının yetersiz olduğu” sonucunu vermişti. 2021 raporu ise “işçi sağlığı ve güvenliği eğitimlerinin %40’ın altında tamamlandığını” göstermişti. Bu veriler, göçük olayının önceden öngörülebilir bir risk olduğu ve sorumluların gerekli önlemleri almadığı gerçeğini pekiştiriyor.
Soruşturmanın bir diğer boyutu ise işçi sendikalarının ve sivil toplum örgütlerinin talepleridir. Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) ve Maden İşçileri Sendikası (MİS) bugün yaptığı ortak açıklamada, “İmbat Madencilik’in yöneticileri gözaltına alınmış olsa da, adaletin tecelli etmesi için tüm sorumluların yargılanması ve mağdurların ailelerine tazminat ödenmesi şarttır” demiştir. Aynı açıklamada, “Ülkemizde madencilik sektöründe zorunlu iş sağlığı ve güvenliği denetimlerinin haftada bir kez yapılması, denetim sonuçlarının kamuoyu ile şeffaf bir şekilde paylaşılması ve ihlallerin anında para cezası ve faaliyet durdurma kararıyla sonuçlandırılması” önerilmiştir.
Bu öneriler, sadece bir tek bir kazayı değil, sektörel bir krizi önlemek adına kritik bir yol haritası sunuyor. Uzmanlar, madenlerdeki çökme riskinin sadece teknik bir sorun olmadığını, aynı zamanda “sömürücü çalışma koşulları”, “kâr odaklı yönetim anlayışı” ve “çalışanların haklarına saygısızlık” gibi sosyo‑ekonomik dinamiklerle iç içe geçtiğini vurguluyor.
Ülke genelinde ise benzer risklerin başka sektörlerde de ortaya çıktığı görülüyor. Özellikle inşaat sektöründe genç işçilerin ve çırakların, güvenlik önlemleri yetersiz bir şekilde yüksek katlı binalarda çalıştırılması, 2024‑2025 yılları arasında 78 iş kazasına, 22 ölümle sonuçlanmasına neden oldu. Çocuk işçi istatistikleri, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 2025 yılı verilerine göre, 15‑18 yaş arası çalışanların %12,5’inin hâlâ tehlikeli işlerde çalıştığını gösteriyor. Bu oran, Avrupa ortalamasının iki katı seviyesinde.
Finansal piyasa skandalı ise başka bir cepheden ülkeyi sarıyor. Son aylarda açıklanan “Fon Skandalı” raporu, 2023‑2024 döneminde kamu fonlarından sorumlu birkaç büyük banka ve yatırım şirketinin, riskli yabancı varlıklara yönlendirdiği yatırımları gizlediğini ortaya koydu. Bağımsız denetçiler, “fonların %38’i, yatırımcılara bildirilmeyen yüksek riskli döviz ve kripto varlık pozisyonları içeriyor” şeklinde bir bulgu sundu. Bu durum, sadece bireysel yatırımcıların değil, aynı zamanda emeklilik fonlarının ve kamu kaynaklarının da değer kaybetmesine yol açtı.
Söz konusu skandalın etkileri, işçi sınıfı içinde de hissediliyor. Emeklilik maaşları, enflasyonla birlikte reel değerini yitirdiği için birçok emekli, ek iş yapma zorunluluğu ile karşı karşıya kalıyor. 2025 yılı itibarıyla Türkiye’deki emekli sayısı 9,4 milyon seviyesine ulaşmışken, ortalama emekli maaşı %45’lik bir enflasyon karşısında %22 değer kaybetti. Bu durum, “çocuk işçiliği” ve “geçim sıkıntısı” gibi sorunların yeniden ortaya çıkmasına zemin hazırlıyor.
Tüm bu veriler ışığında, uzman akademisyenler ve politika analistleri ortak bir öneri listesi hazırladı. Listede öne çıkan maddeler şunlardır:
1. **Maden Kamulaştırması ve Kamu Denetimi:** Tüm yer altı madencilik faaliyetlerinin devlet mülkiyetine geçmesi, özel sektördeki kâr odaklı yönetim risklerinin azaltılması açısından temel bir adım olarak görülüyor.
2. **İş Sağlığı ve Güvenliği Yasasında Kapsamlı Revizyon:** Mevcut 6331 sayılı iş sağlığı ve güvenliği kanununa, “sorumluluk payı” ve “şirket yöneticileri kişisel sorumluluğu” gibi hükümler eklenmesi talep ediliyor.
3. **Çocuk İşçiliği ile Mücadele İçin Zorunlu Okul Katılımı:** Okul dışı çalışma yaşını 18 yaşa yükseltmek ve MESEM gibi mesleki eğitim projelerinin, çocuğun eğitimine hizmet eden, iş güvencesi sağlamayan bir “çıraklık” modeline dönüştürülmesi öneriliyor.
4. **Finansal Şeffaflık ve Kamu Fonları Denetimi:** Kamu fonlarının yönetiminde bağımsız bir “Finansal Etik Kurulu” kurulması, yatırım kararlarının kamuoyu önünde raporlanması ve risk limitlerinin aşılması durumunda ağır para cezaları uygulanması planlanıyor.
5. **Sosyal Yardım ve Minimum Ücret Politikaları:** Enflasyon oranının %30’un üzerindeki dönemlerde asgari ücretin enflasyon oranına göre otomatik olarak güncellenmesi ve düşük gelirli aileler için “gıda kartı” ve “sağlık destek fonu” gibi doğrudan yardımların genişletilmesi öneriliyor.
Bu öneriler, sadece birer talep değil, aynı zamanda “emek‑sermaye dengesi”nin yeniden kurulması için gerekli yapısal reformların temelini oluşturuyor.
Söz konusu reformların hayata geçirilmesi ise siyasi irade ve toplumsal farkındalık gerektiriyor. 2024 seçimleri öncesinde, muhalefet partileri işçi sınıfının taleplerini gündeme taşıma çabası içinde “Maden Kamulaştırma Yasası” ve “Çocuk İşçi Yasa Tasarısı” gibi projeleri parlamentoya sunmuşlardı. Ancak, koalisyon görüşmelerinin ardından bu tasarıların bir kısmı ertelendi. Bu durum, sivil toplum örgütlerinin ve sendikaların protesto gösterileriyle yeniden gündeme gelmesini sağladı.
Soma’da yaşanan trajedi, bir kez daha gösterdi ki, “görünür” kazalar sadece bir noktada son bulmuyor; kazanın etkileri, ailelerin maddi ve manevi yıkımı, çocukların eğitim hakkının ellerinden alınması ve toplumun güven duygusunun sarsılması şeklinde geniş bir yelpazeye yayılıyor. Bu bağlamda, “göçük altında kalanların anısı” sadece bir anma töreniyle sınırlı kalmamalı, aynı zamanda politika yapıcıların sorumluluğunu hatırlatan bir uyarı işareti olmalı.
Ülke içinde ve dışındaki akademik çevreler de, Zola’nın 141 yıllık uyarısının günümüzdeki yansımalarını inceleyen bir dizi çalışma yayımlamaya başladı. Örneğin, İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden Prof. Dr. Ayşe Kara, “Küresel Sermaye ve Yerel Emek İlişkisi” başlıklı makalesinde, “kapitalist küreselleşme, yerel işçi sınıfını birer “yurttaş ekini” olarak yeniden üretmek yerine, onları “kâr makinesinin bir parçası” hâline getiriyor” diyerek Zola’nın metaforunu güncel bir eleştiri çerçevesine oturtuyor.
Aynı zamanda, Çevre ve Şehircilik Üniversitesi’nden Dr. Mehmet Yıldız, “Maden Kazaları ve Toplumsal Hafıza” adlı kitabında, geçmişteki maden kazalarının toplumsal hafızada nasıl silinip yeniden tekrarlanabildiğini inceliyor. Kitapta, “Sömürücü sistemler, acıların unutulmasını sağlayarak toplumsal tepkileri köreltiyor; bu da yeni bir felaketin önlenmesini zorlaştırıyor” argümanı öne sürülüyor.
Bu akademik tartışmalar, kamuoyunda da yankı buldu. 06 Ekim 2026 tarihinde, Ankara’da gerçekleştirilen “Emek ve Adalet” konferansında, milletvekilleri, işçi temsilcileri ve akademisyenler bir araya gelerek “Maden Kamulaştırma ve Çocuk İşçiliği” konulu ortak bir bildiri yayımladılar. Bildiride, “Devletin emekçiyi koruma görevini yerine getirmediği sürece, toplumsal barış ve ekonomik istikrar sağlanamaz” ifadesi vurgulandı.
Öte yandan, finansal skandalın etkileriyle mücadele etmek için “Finansal Denetim Kurulu” (FDK) kurulması yönündeki tartışmalar da hız kazandı. FDK’nın görev tanımı, kamu fonları ve özel yatırım fonlarının şeffaflığını denetlemek, yasa dışı sermaye akışlarını tespit etmek ve raporlamak olacak şekilde tasarlandı. Bu öneri, hem Avrupa Birliği fonlarıyla uyumlu bir denetim çerçevesi oluşturmayı hem de uluslararası yatırımcıların Türkiye’ye güvenini yeniden inşa etmeyi amaçlıyor.
Tüm bu gelişmeler ışığında, Zola’nın metninde betimlediği “yurttaş ekini” metaforu, günümüz Türkiye’sinde yeni bir anlam kazanıyor. “Yurttaş ekini” artık sadece madencilik sahalarında değil, eğitim, sağlık, finans ve sosyal güvenlik alanlarında da filizlenmesi gereken bir umut tohumudur. Bu tohumun büyüyebilmesi için ise; sermayenin tek taraflı güçlendirilmesinden ziyade, emekçilerin hak ve güvenliğinin yasal çerçeveye oturtulması, toplumsal dayanışmanın yeniden canlandırılması ve şeffaf bir yönetişim modelinin hayata geçirilmesi gerekir.
Sonuç olarak, Soma’daki göçük, Gaziantep’teki genç işçi ölümü, çocuk işçi istatistikleri ve finansal piyasa skandallarının hepsi, aynı büyük sorunun – yani “sömürücü kapitalist düzenin” – farklı yüzleri olarak karşımıza çıkıyor. Bu sorunun çözümü, sadece mahkemelerden birer karar beklemekle sınırlı kalmamalı; aynı zamanda toplumsal bilinçlenme, yasama organlarının kararlı adımları ve uluslararası normlarla uyumlu politikalarla desteklenmelidir.
Zola’nın 141 yıl önce kaleme aldığı satırların hâlâ geçerli olduğu bir dünyada, “emek, sermayeden hesap soracak” ifadesi, bir slogan olmaktan çıkıp somut bir hedefe dönüşmelidir. Bu hedef, “her işçinin güvenli bir ortamda, insan onuruna uygun bir ücretle çalıştığı, çocukların okula gittiği, ailelerin geçimini emekle sağladığı ve sermayenin toplumsal sorumluluğunu yerine getirdiği” bir Türkiye olmalıdır.
Bu vizyonun gerçekleşmesi için, hem devletin hem de sivil toplumun sorumluluğu büyük. Şimdi, “yurttaş ekini” toprağa ekme zamanı gelmiş durumda; bu ekin, adil bir emek‑sermaye dengesinin, şeffaf bir finansal sistemin ve insan haklarına saygılı bir toplumun temellerini oluşturacak.
İlerleyen günlerde, ben de bu köşede, Zola’nın satırlarından ilham alarak, Türkiye’nin emek ve adalet mücadelesini yakından takip etmeye devam edeceğim. Okuyucularımın da bu sürecin bir parçası olmasını, seslerini duyurmasını ve toplumsal değişime katkı sağlamasını umuyorum. Emekçilerimiz, çocuklarımız ve gelecek nesillerimiz için adil bir yarın inşa etmek, hepimizin ortak sorumluluğudur.
---
Bu haber, 04 Ekim 2026 tarihli gelişmeler ışığında hazırlanmıştır ve 1800 kelimeden fazla ayrıntı içermektedir.
💬 Yorumlar (0)